Bazen hayatı bir lütuf gibi yaşarsınız; görür, hisseder, anlarsınız. Detayları kaçırmaz, yüzeyde kalmazsınız. İnsanların gerçek niyetlerini, söylenmeyenleri, mekanların ruhunu, anların ardındaki anlamları sezersiniz. Bu, uzun süre boyunca kendimi şanslı hissetmemi sağlayan bir özellikti. Farkında olmak güzeldi.
Ama sonra fark ettim ki, bu farkındalık bazen bir yük haline geliyor. Her şeyi görmek, hissetmek, bilmek yorucu olabiliyor. Bazen keşke biraz daha “habersiz” olabilseydim diyorum. Olan biteni sorgulamadan, en küçük detayları bile düşünmeden, sadece akışa kapılabilseydim. Ama öyle işlemiyor zihin. Bilince bir şey düştüğünde, onu yok saymak mümkün olmuyor.
Dostoyevski’nin dediği gibi, “Bir şeylerin fazlasıyla farkında olmak bir hastalıktır.” Katılıyor muyum? Hem evet hem hayır. Farkındalık, insanı başkalarından bir adım öne taşıyabilir ama aynı zamanda ağır bir yalnızlık da getirebilir. Bazı anlarda, hayatın içinden geçtiğim bir yolculuk değil, hayatın beni içinden geçtiği bir süreç gibi hissettirdiğini söyleyebilirim.
Ve işte tam burada, bu farkındalıkla nasıl başa çıkacağımı bulmam gerektiğini hissediyorum. Belki de mesele, farkında olup acı çekmek yerine, farkında olup kabullenmeyi öğrenmekte. Çünkü bilmek ağır bir yükse de, onun altında ezilmek değil, onunla yaşamayı öğrenmek gerek.