Bazen kendimizi en büyük düşmanımız gibi görüyoruz. İçimizde, bizi durmadan eleştiren, yetersiz hissettiren bir ses var. “Daha iyisini yapmalıydın.” “Neden böyle düşündün?” “Bu senin suçun.” O ses, hatalarımızı affetmemize izin vermiyor, bizi geçmişin gölgesinde sıkıştırıyor. Ama asıl sorun, bu sesin bize ait olduğunu sanmamız. Oysa bu, yıllarca biriken korkuların, beklentilerin, başkalarının seslerinin yankısı… Peki ya biz, kendimize başka bir şekilde konuşmayı öğrenebilsek?
Kendine şefkat göstermek, yaralarını inkar etmek değil; onları sevmek, onlara dokunabilmek demek. Geçmişte yaşadıklarını, acılarını, başarısızlıklarını, kayıplarını küçümsemeden, ama aynı zamanda onlara saplanıp kalmadan… “Evet, bu oldu. Evet, bu bana zor geldi. Ama ben buradayım. Hâlâ nefes alıyorum, hâlâ devam ediyorum” diyebilmek.
Kendine şefkat, savaşmaktan yorulduğunda kendine barış teklif etmektir. Hissettiğin her duygunun yanında oturabilmek, onlardan kaçmak yerine onları anlamaya çalışmak… Bazen, sadece aynaya bakıp “Seni görüyorum” diyebilmek. Çünkü en derinlerde bir yerde, görülmeyi, anlaşılmayı bekleyen bir “sen” var.
Belki de en büyük özgürlük, kendini affedebilmektir. Mükemmel olmak zorunda değilsin. Güçlü olmak zorunda değilsin. Sevilmek için, kabul görmek için, “hak etmek” için başka biri olmak zorunda değilsin. Bugün kendine sarıl. Çocukken ağladığında başını okşayan bir el gibi, kendine dokun. Yumuşak bir sesle, belki de ilk kez, kendine şöyle söyle:
“Ben buradayım. Senin yanındayım. Seni olduğun gibi seviyorum.”