İnsan doğası gereği ait olma ihtiyacı hisseder. Ait olmak, güvenli bir liman gibi gelir; bir grubun parçası olmak, yalnız olmadığımızı hissettirir. Ancak, bu aidiyet duygusu bazen sağlıklı sınırları aşarak bağımlılığa dönüşebilir. Peki, neden bazı insanlar bir kuruma, gruba, kişiye ya da ideolojiye bu denli sıkı sıkıya bağlanır?
Özellikle günümüzde, bireysel kimliğin belirsizleştiği anlarda insanlar kendilerini bir yere ait hissederek varlıklarını tanımlamak ister. Bir dernek, siyasi parti, şirket ya da topluluk, kişiye sadece bir aidiyet değil, aynı zamanda bir kimlik de sunar. Fakat işin tehlikeli kısmı burada başlar: Kendi düşünce süzgecinden geçirmeden her fikri kabul etmek, körü körüne bağlı kalmak ve sorgulamayı bırakmak.
Spor takımı tutmak bile bir noktaya kadar fanatizme dönüşebilir, ama en azından burada zaman zaman eleştiri hakkımızı saklı tutarız. Ancak bir gruba ya da ideolojiye bağımlı hale geldiğimizde, onun kusurlarını görmek istemeyiz. Eleştiri yapmak bir ihanet gibi algılanır, sorgulamak bir tehdit haline gelir. Oysa hayat, sadece bir yere sıkı sıkıya bağlanıp orada sabit kalmakla değil, yeni bilgiler edinerek, değişerek ve gelişerek yaşanır.
Gerçek aidiyet, özgürlüktür. Kendimizi bir yere ait hissetmek güzel, ancak bizi köleleştirmeyen, düşünme yetimizi elimizden almayan bir aidiyet olmalı. Aklımızı kiraya vermeden, gerektiğinde yönümüzü değiştirebileceğimizi bilerek yol almak en sağlıklı olanı. Bağımlı olmak yerine seçici olmak, sorgulamak ve gerekirse vedalaşmak… Belki de asıl özgürlük burada yatıyor.