Hayat, bazen büyük acılarla bazen küçük sarsıntılarla ilerler. İnsan, ne kadar güçlü olursa olsun, her duyguyu içinde bir şekilde yaşar. Kimi gözyaşlarını saklamayı tercih eder, kimi hüznünü açıkça gösterir. Kimi içine kapanır, kimi kalabalıklar içinde kaybolmayı seçer. Ama ne olursa olsun, dışarıdan görünenle içeride hissedilen her zaman aynı değildir.
Bir yas sürecine girersiniz. Derin bir kayıpla yüzleşirsiniz. Her şey üzerinize yıkılmış gibi hissedersiniz ama hayatta kalmanız gerekir. Nefes alıp vermeye devam edersiniz. Zor da olsa sabah uyanır, günlük işlerinizi yapar, bazen gülümsersiniz bile… Ve işte o zaman başlar fısıltılar:
“Acı çekmiyor mu? Hiç üzülmüyor mu? Bu kadar kısa sürede nasıl toparlandı?”
Günler geçer, kaybınızı içinizde taşımaya devam edersiniz ama hayatın akışı sizi sürükler. Birkaç adım atmaya, dışarı çıkmaya, kendinizi toparlamaya çalışırsınız. Ama bu kez başka bir ses yükselir:
“Daha yeni kayıp yaşadı ama bak, geziyor! Bu kadar çabuk atlatılır mı?”
İçinizde ne fırtınalar koptuğunu, gece yatağınıza uzandığınızda kaç kez boğazınız düğümlendiğini, sabaha kadar kaç kez sessizce ağladığınızı kimse bilmez. Ama yine de sizin hissettiklerinizi değil, onların gördüklerini gerçek kabul ederler.
Bir başarısızlık yaşarsınız, bir sınavdan kötü not alırsınız ya da bir hayal kırıklığı yaşarsınız. Derinden etkilenirsiniz ama hayatın durmadığını bilirsiniz. Kendi içinizde mücadele eder, üzülmekle devam etmek arasında bir denge kurmaya çalışırsınız. Ve sonra birileri çıkar:
“Hiç üzülmemiş, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyor!”
Ama kim bilir, belki de en büyük savaşı iç dünyanızda veriyorsunuzdur. Belki de normal görünmeye çalışarak ayakta kalıyorsunuzdur. Çünkü her insanın acıyla başa çıkma şekli farklıdır.
Gerçek şu ki, kimse bir başkasının iç dünyasını tam anlamıyla bilemez. Görünenin ardında neler yaşandığını, hangi sessiz çığlıkların atıldığını, hangi mücadelelerin verildiğini kimse tahmin edemez. Ve aslında etmesi de gerekmez.
O yüzden, başkalarının hissettiklerini kendi algımızla yargılamadan önce durup düşünmeliyiz. Bir insanın yaşadığı acıyı, yasını, üzüntüsünü nasıl yaşadığına dair hüküm vermek, bizim üzerimize vazife değildir. Hepimiz kendi savaşlarımızı kendimizce veririz ve herkesin acısı, sevinci, üzüntüsü kendine aittir.
Bazen en doğru şey, sessiz kalmak ve anlamaya çalışmaktır. Çünkü hayatın içinde en çok ihtiyacımız olan şey, yargılanmak değil, anlaşılmaktır.