Son yıllarda her yerde aynı mesajı duyuyoruz: “Haz al, iyi hisset, enerjini yüksek tut, istemen yeter, evren sana verecek.” İlk bakışta kulağa hoş geliyor, değil mi? Ama işin aslı o kadar da basit değil.
Bu anlayış, kişisel gelişim adı altında sunulan, ancak psikolojik olarak bizi tüketen bir döngüye dönüşüyor. Çünkü hayat sadece hazdan ibaret değil. Üzüntü, sıkıntı, hayal kırıklığı, hatta sıradanlık da var. Ve biz bunları da yaşamaya, bunlarla da büyümeye ihtiyacımız var. Ama modern söylem, sanki tüm olumsuz duygular gereksizmiş gibi sunuyor. “Kötü hissediyorsan senin suçun, iyi hissetmek için çabala.” Peki, ya bazen kötü hissetmek de doğalsa? Ya bazen durağan olmak, hatta can sıkıntısı bile bir şeyler anlatıyorsa?
Özellikle sosyal medyanın körüklediği bu “sürekli iyi hissetme” baskısı, gerçekçi olmayan bir mutluluk algısı yaratıyor. Ve sonuç? Daha çok kaygı, daha çok tükenmişlik, daha az tatmin. Çünkü hayatın doğasına aykırı bir şey istiyoruz: Hep zirvede kalmak.
Psikoloji bize şunu söylüyor: Gerçek iyi oluş , sadece hazdan değil, anlamdan gelir. Yani bazen zorlanarak, bazen mücadele ederek, bazen de hiçbir şey yapmayarak. İnsan kendini sürekli yukarı çekmeye çalıştığında, içindeki boşlukla yüzleşmeye fırsat bulamaz. Halbuki bazen o boşluğu fark etmek, ona bakmak, onu anlamak gerekir.
Evet, enerji, manifest, pozitif düşünme gibi kavramlar elbette değerli. Ama gerçek dönüşüm, her duygunun yerinde ve zamanında yaşanmasıyla olur. Sürekli haz peşinde koşarken asıl ihtiyacımız olan kendimizle gerçekten bağlantı kurmayı kaçırıyor olabiliriz.